Cahit Baha Pars: ‘Kuralları öğrendim sonra onları yıktım’ – Röportaj

0
165

pageCahit Baha Pars büyük bir bankanın yurtdışındaki ofisinde gelecek vaat eden en genç direktörlerinden biriydi. Cenevre’de huzurlu ve iyi bir hayat yaşıyordu ama hayattan ne istediğini anlaması için epey zaman geçmesi gerekti. Öyle ki güneşin ilk ışıklarını yakalamak için Alp’lere işine geç kalmamak adına takım elbisesi ve mokasenleriyle çıkmıştı. İstediği fotoğrafı çekti, sonra bir başka gün kendini fotoğraf malzemeleri satan mağazada buldu, tüm parasını orada bıraktı ve çıktı. Aslında orada bıraktığı yalnızca parası değildi, o güne kadar ki kariyeri, kurallı ve düzenli hayatıydı. Pars “yaptığım kendime ve hayata karşı bir meydan okumaydı. Büyük bir kariyeri bıraktım arkamda. Bunun kitap tanımı belki de ‘orta yaş bunalımı’ da olabilir ama hayalimin peşinden gitmem bana mutluluğun kapısı açtı” diyor.

-Hayatınızdaki kırılma ne zaman oldu?

Yıl 2006, yer Cenevre, saat 04:30, işbaşı saatim ise :08.30. Güneşin ilk ışıklarını yakalamak üzere Cenevre’nin hemen yakınındaki Saleve sıradağlarına arabayla tırmanışım başladı. Hava kapalı da olsa güzel bir gündoğumu yaşayacağıma dair içimde bir umut ve heyecan vardı. İşbaşı saatini kaçırmamak adına tam takım kravat, tıraşlı bir şekilde mokasenlerle buz gibi havada ilerlerken çok büyük bir sis bulutunun içine girişimi hatırlıyorum, hiç moralimi bozmadan yola devam ederken alacakaranlıkta o sisten çıkışımı da… Güneşi karşılamak için karar verdiğim kadrajla, o manzarayı istediğim gibi fotoğraflayamadığımı biliyorum. Ancak “3000 metre yükseklikte, o sis denizinin üzerinde Alp’lerin Mont Blanc dağının arkasından güneşin doğuşu” manzarası hayatımdaki kırılma noktası. O mucizevi tecrübeyi yaşadıktan sonra neredeyse dizime kadar çamura batmış bir şekilde işe yetişmeye çalışan HSBC’nin en genç direktörlerinden biri olarak, ancak öğle saatine doğru ısındığımı da hatırlıyorum.
– Ya sonra nasıl değişti hayatınız?

O gün doğumundan sonra amatörce fotoğraflar çekmek için aldığım Nikon D200’um, ikinci ayında bana yetmemeye başlaması şımarıklığı ile bir öğlen tatilinde mükâfatlandırmak için bir fotoğrafçı dükkanında buldum kendimi. O öğlen arası bana pahalıya mal olmuş olsa da, şu anda bile hala kullandığım İsviçre’ye gelen ikinci Nikon D3’üm, 105 makro lensim gibi birçok yeni oyuncağım olmuştu. O küçücük dükkandan neredeyse alınabilecek her şeyi alıp çıktığım gün, hayatımın merkezine fotoğrafçılığı koyma kararını vermiştim! Çoğu Cenevre’de geçen 15 yıllık bankacılık kariyerimin son dönemlerine denk gelen fotoğraf tutkumun ilk zamanlarıydı. Geceleri romanlar, klasiklerin yerine araştırma raporları ile geçiren ben, hayatımı o zamana kadar libor’dan euribor’a, dönemin Amerikan Merkez Bankası (FED) Başkanı Alain Greenspan’ın her kelimesine, Amerikan işsizlik verilerine adamışken, bir saniyenin, bir anın milyonlar değerinde olduğu bir ritimden o anı donduran ve sonsuzlaştıran fotoğraf dünyası ile tanışıp büyüsüne kendimi kaptırışım belki birkaç yıllık bir süreç oldu.
– Küçük bir çoçukken size “büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sorduklarında “bankacı” dediğinizi sanmıyorum. Nasıl oldu da bankacı oldunuz, hem de en başarılarından?

Çocukluğumda bana ileride ne olacaksın diye sorduklarında, bankacı olmak isterim dediğimi, ki bankacılığı o sırada vezne arkasında para saymak olduğunu sandığımı da itiraf etmeliyim. Boğaziçi Ekonomi’yi bitirdikten hemen sonra Finans (Suisse)’in hazine bölümünden çalışma teklifi geldiğinde büyük bir heyecanla kabul edip bir valizle gittiğim Cenevre maceram 95 yılında başladı. Beş yıllık Boğaziçi Üniversitesindeki yurt hayatından sonra, yaşam standartları listelerinde her sene ilk 3’de olan 195.000 nüfuslu Cenevre’deki hayatımı geriye baktığımda Truman Show’daki Jim Carrey’in canlandırdığı Truman Burbank’in hayatına benzetebilirim. İş yerime ulaşmak için sadece bir cadde geçmek, hatta caddeyi geçerken aynı insanlara selam vermek, Lac Leman üzerindeki köprüyü geçmenin trafik saatinde bile sadece bir dakika sürdüğü, ayağımı yaya geçidine koymamla 50 metre ilerideki otobüsün bile durması gibi birçok farklı deneyime alışmak çok kolay oldu. Birleşmiş Milletler’den Dünya Sağlık Örgütü’ne kadar birçok uluslararası kuruluşa ev sahipliği yapan bu kozmopolit şehirde neredeyse 15 senem geçmiş olsa bile yine de İstanbul’u özlüyordum. Su anda bile aynı durağan hayatın devam ettiği geçen 15 sene ve fazlası içinde benim gibi bu “Show”daki oyuncuların anca biraz yaşlandığını düşünüyorum!
– Çok başarılı olduğunuz, özenilesi bir kariyeri bırakıp bu maceraya atılırken nasıl tepkiler aldınız?

Yaptığım kendime ve hayata karşı bir meydan okumaydı. Büyük bir kariyeri bıraktım arkamda. Bunun kitap tanımı belki de “bir orta yaş bunalımı” da olabilir. Elbette çevremden de çok tepki ve eleştiri aldım ama hayalimin peşinden gitmem konusunda bana omuz veren çok dostum oldu. Bu kararımı anlamayan bunu bir nev-i macera sayan birçok dostum oldu. Onları da en kısa zamanda portelerini çekmek üzere stüdyoma bekliyorum!

HEP SINIRLAMALARLA YAŞADIM

-Fotoğraktaki derdiniz ne?

Çok güzel bir soru, ‘derdin ne?’ anlatmak istediğin ne? Fotoğrafa güneş, kuş, böcek ile başlasam da asıl derdimin insan olduğunu biliyorum. 15 yıllık bankacılık geçmişim ile hayatım boyunca kuralları, neleri yapmamam gerektiğini öğrendim. Sınırlamalar ile yaşadım. Fotoğraf ise bu limitleri bilip bunları aşmak kırmak olduğunu düşünüyorum. Daha çok öğreneceğim daha çok aşmam gereken sınırların olduğunu biliyorum.
-Fotoğrafta öne çıkan tetiği çeken ama bu iş kolektif bir eylem. Siz nasıl düşünüyorsunuz?

Özellikle moda fotoğrafında çekimin kolektif bir iş olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar beğeninin, “alkışın” çoğunu fotoğrafçı alsa da üretilen o bir kare fotoğrafın, saç ve makyajdan, styling’den, fotoğrafçı asistanlarına ve retouch’a kadar birçok doğru kişinin beraber çalışması ile oluştuğunun altını çizmek isterim. Benim çalışma yönetimimde herkesin belirli bir özerkliği vardır. Aldığımız brief doğrultusunda çekmek istediğimiz konsept ile beraber, genel direktifleri ve isteklerimi her zaman belirtirim ancak çalışma arkadaşlarımın kendi yaratıcılıklarını kullanmalarını, birlikte emek verdiğimiz bir kare için bile kendi katkılarını yapmalarına her zaman çanak tutarım. Bir anı, bir duyguyu, bir tadı, bir kokuyu tek kare ile anlatmak ancak böyle kolektif bir çalışmanın sonunda ulaşılabilen bir sonuç.
Ya ego?
Herkesin kendisi kadardır egosu, hayatın ve sanatın önüne geçtiğinde son başlar.

BİR TARAFTA SONSUZ FON DİĞER TARAFTA YATAĞIM
– Türkiye’deki stüdyonuzu ne zaman kurdunuz, özel de bir ismi var, nedir hikayesi?

Türkiye’de fotoğrafta ilk adımlarım Amerikan yerli Kızılderili dilinde “benim evim” anlamına gelen “Awenasa” adındaki stüdyomu Kasım 2009 tarihinde kurdum. 4. Levent’deki bölmesiz ofisimde bir tarafta sonsuz fonum diğer tarafta yatağım ile bambaşka bir hayata adım atmıştım. Sektörde hiç kimseyi tanımıyordum. nereden kimi bulup tanıyıp çalışmaya başladıysam kısa bir sürede kendime bir çevre ve müşteri bazı edindim. Öncelikle dergilerle çalışmaya başladım, Cosmopolitan, Harper’s Bazaar, Vogue gibi moda dergilerinin yani sıra Stuff, Alem gibi farklı sektörel dergilerde moda, advertorial ve kapak çekimleri yaptım. Ayni zamanda televizyon kanalları ve yapım şirketleri ile çalışmaya da başladım, Kuzey Güney, Al Yazmalım, Adını Feriha Koydum, Doktorlar gibi birçok dizi afisini çektim ve tasarladım. Moda tasarımcılar ile tanışma fırsatım oldu, Özgür Masur ve Özlem Süer gibi çok değerli moda tasarımcılarımızın koleksiyonlarını fotoğrafladım. Son dönemlerde Nilüfer, Bedük gibi önemli müzisyenle birlikte çalışma fırsatım oldu. Reklam fotoğrafçılığı da tüm bunlarla birlikte devam ediyor.
-Ya ilk sergi?

Paris’in La Defence iş merkezinde L’Arc de Triumph’a çıkan o merdivenlerde, birçok sabah işe gidenleri fotoğrafladım. Yüzlerce beyaz mermer basamaklı o büyük mimari yapıların içinde yaşama dair insanın küçüklüğünü, azmini anlatan fotoğraf serim hem Cenevre’de hem de Fransa Arles’de sergilendi.

CUMHURİYET

Röportajın tamamı için: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/20427/_Kurallari_ogrendim_sonra_onlari_yiktim_.html

CEVAP VER